Çocuklarda Mahremiyet Eğitimi

Eğitim, okul çatısı altında hayat bulan, sadece pozitif veya sosyal bilimlerle sınırlandırılmış bir kavram değildir. İstemli yahut istemsiz olsun, hayatımızın her anında maruz kalacağımız öğrenme, çok daha geniş bir alan hakimiyetine sahiptir. Anne karnında bile bebeklerin öğrenmeler elde ettiği bilinen bir olgudur. Beşikten mezara uzanan bu serüven, bizlere yaşamımız boyunca her alanda ve ortamda öğrenci olduğumuzu işaret eder. O hâlde öğrenme; -geniş kapsamda eğitim- insanın tüm yaşamını içine alan yaşantılar bütünüdür. Genel kanaatin aksi yönde olması bizleri yanıltmamalıdır. Her zaman olduğu gibi kazanç elde edebilecek bir öbeğin toplum nezdinde itibar kazanmış olması, göz önünde bulunması gereken hususları gölgelemektedir. Hayat boyu elde edilen kazanımların elbette büyük bir kısmını formal eğitim sağlar. Ancak matematik, fen vb. alanlardan önce çocuklarımıza elde etmeleri için yol göstermemiz gereken kazanım; mahremiyet farkındalığıdır. Gelenekçi normlar üzerine inşa edilmiş toplumumuzda, mahremiyet denildiği zaman cinsellik dolaylarında bir imaj canlanmaktadır. Sanılanın aksine mahremiyeti, nitelik ve kapsam açısından cinsellik eğitimiyle sınırlandırılabilecek kadar minimalize etmek mümkün değildir. Çocuklarımızın öz yeterlikleri ve psikolojilerine yönelik gelişim vaadi taşıyan mahremiyet eğitimi, ortalama 18. aydan(?) sonra kazandırılması gereken, koruma ve korunma metotlarıdır. Tuvalet eğitiminden cinsel eğitime, beden dokunulmazlığından öz saygıya, sosyal ilişkilerden ruh sağlığına uzanan kompleks yapılı süreç eğitimidir. Odaklanmamız gereken niteliğiyse, maalesef ülkemizde sıklıkla gözlenen -pedofili bağlamında- taciz ve tecavüz vakalarının önlenmesinde ciddi rol oynamasıdır. Konu üzerine yapılan bir araştırmada, her dört vakadan üçünde caniliğin, -çocukların yaşadıkları kâbusu bildirmemeleriyle- anlamlı bir geçmişe dayandığı tespit edilmiştir. İlk suistimalde tespit edilebilme oranı ne yazık ki çok düşüktür. Bu acı gerçek, şüphesiz odağımızı işgal etmeyen ve önemsiz görünen mahremiyet eğitiminin yoksunluğundan kaynaklanmaktadır.

TDK sözlüğünde “gizlilik” olarak karşılık bulan, Arapça kökenli mahremiyet kelimesi, eğitim kavramıyla birleşince gizlilik tanımlamasından uzaklaşmaktadır. Yazımıza konu olan mahremiyet, bizce “özel alan” olarak düşünülebilir. Özel alan adlandırmasından kastımız; soyut anlamda, sosyal ilişkilerimizde etrafımıza ördüğümüz surlardır. Bireylerin bize yaklaşabileceği maksimum sınırı çizer. Somut olarak da pandemi süreciyle hayatımızda hızlıca yer alan “sosyal mesafe” örnek verilebilir. Bu mesafe, bireyin onayı olmadan girilmemesi, müdahale edilmemesi, fikir beyan edilmemesi gereken bir çerçevedir. Yaş, cinsiyet, yakınlık, etnik köken, dini gelenek vb. hiçbir ölçütün ihlale sebebiyet veremeyeceği özel alan, kişinin çizdiği güvenli ortam çemberidir. Güven duygusuyla yetişmenin öneminin bilindiği günümüz dünyasında, çocuklarımızı bu haklardan mahrum bırakmak -özellikle güven kaynağı olarak gördüğü aile tarafınca- akıl ve ruh sağlığı sorunlarıyla geçecek bir yaşamı sunmaktır. Kazanım ve beceriler elbette önem arz etmektedir. Fakat bu önemin yeşerebilmesi için güven duygusunun sezdirildiği bir ortam sağlanması gerekir. “Otobüs beklerken tanıdığınız/tanımadığınız veya istediğiniz/istemediğiniz birisi, size sorup onay almadan üstünüze atılıp öpmeye, sarılmaya ve dokunmaya başlasa ne hissedersiniz?” Bu soruya vereceğiniz cevap sanıyorum kızgınlık ve engelleme eylemleri içeren tepkiler olacaktır. Öyleyse tepki verdiğimiz bu eylemi, neden çocuklarımız maruz kalınca “Komşu teyze, bakkal amca, falan filan abla/abi” unvan failleriyle meşrulaştırıyoruz? Bedenin kutsiyeti ve mahremiyeti belirli bir yaş ölçütüne mi bağlıdır? Yahut tepki verecek davranış değişikliğine ulaştırılmadığı -ses çıkarmadığı(!)- için çocukların bedenleri kamu malı hâline mi dönüşmüştür? Aynı şekilde anlamaması/tepki vermemesi Ahmet’in, Mehmet’in veya Ayşe’nin -her neyse- sözlü tacize uğramasına ruhsat mı vermektedir? Bu gibi sorulara eşduyum penceresinden, vicdan terazisinde cevap verebilenler, mahremiyet ve eğitiminin önemini kavramada ilk adımı atmış demektir.


Mahremiyet eğitiminin kapsamından önce, bu eğitimi başarısızlığa uğratacak birkaç doğru bilinen yanlışı ortadan kaldırmamız gerekir. Her eğitim sürecinde, öğretici konumunda bulunanlar ile öğrenicilerin üzerlerine düşen sorumluluklar mevcuttur. Mahremiyet eğitiminde ise bu sorumluluklar ile benzerlik gösteren “ön hazırlık” olarak canlandırabileceğimiz hususiyetler vardır. Planladığımız eğitim kapsamında “Ne öğretmeli?” sorusundan önce informal süreç eğimi olarak izah ettiğimiz mahremiyet için “Uygun hazırbulunuşluk nasıl sağlanabilir?” sorusuna cevap vermeliyiz. Kendisini savunabilme becerisini kazandıracağımız çocuklarımızın öncelikle “Tepki” mekanizmalarını ellerinden almamamız gerekir. (Biliniz ki gerçekleşen her vahim eylem, tepkisiz bir ortam mevcudiyetinden kaynaklıdır.) O hâlde bu tepki mekanizmasını genel çerçevesiyle izah etmeye çalışalım. Çocuklar, belirli bir olgunluğa erişene kadar ağırlıkla taklit ve gözlem yoluyla davranışlarını şekillendirir. Gördüklerini, duyduklarını taklit ederek kazanma eğilimindedirler. Dolayısıyla rol model olarak ebeveynleri izlemekte, olaylara verdikleri tepkilerin yansımalarını kopyalamaktadır. İzin alınmadan -anne/baba veya çocuktan- icra edilen sarılma, kucaklama, dokunma vb. eylemleri -kim tarafından olursa olsun- “sevgi” adı altında sıradanlaştırmamalıyız. Bildiğimiz gibi çocuklar, iyi/kötü ya da güvenilir/güvenilmez ayrımını ayırt edecek bilişsel düzeye erişmiş değildir. İstismarcı bir yaratık, eylemlerini çoğu zaman sevgi adı altında yapar. Eğer ki çocuğunuz bu tip eylemlere alışmış ve “Beni zaten böyle severler.” düşüncesine sahipse -tebrikler(!)- çocuğunuza sınırlarının aşılması için uygun bir ortam sağladınız. Bu nedenle sizden ya da belirli bir yaştan sonra çocuktan izin alınmaksızın yapılan her teması şiddetle engellemeniz gerekir. Çocuk, mahremiyetin bilincinde olmasa bile, benzeri bir olay yaşadığı zaman geçmişte yaptığınız engellerin izlerini taşıyacak, tepkisini ortaya koyacaktır. Ayrıca “Bizim ailemizde/okulumuzda/çevremizde öyle şeyler olmaz!” “Biz bizi biliriz.” şeklindeki söylemlerden de vazgeçmek gerekir. Dün X kişisinin çocuğuna yapılan taciz veyahut zorbalığın sizin evladınızın başına gelmeyeceğinin garantisini kim verebilir? “Biz zamanında kapımızı kilitlemezdik.” gibi kıyas yüklü, romantik huzurevi diyaloglarının etkisinden de kurtulmalıyız. Şüphesiz devir o devir değil, toplum o toplum değil! Tepki mekanizmasının bir diğer unsuruysa “Hayır!” diyebilmektir. Karnı doyan çocuğa “Sen bilmezsin(!) doyduğunu, tabağını bitir.” Üşümeyen çocuğa “Sen bilmezsin(!) giy şu ceketi” şeklinde ifadeler kullanmak veya otoriter bir tutumla çocuğa güçsüzlüğünü fark ettirip -hiçbir şeyi engelleyemeyeceğini/tepki veremeyeceğini kabul ettirmek- alışılmış çaresizliğe mahkûm etmek gibi eylemler, çocuğun itiraz becerisini elinden almak anlamına gelir. Çocuklara az da olsa özerlik hakkı tanımak, kararlarının olaylar üzerinde etkili olacağını hissettirmek gibi olumlu davranışlar, yaşanılacak herhangi bir sorunda tepki vermenin işe yarayacağını düşünmelerini sağlar. Sayılabilecek birçok unsurdan son olarak bahsedeceğimizse güven ortamıdır. Hem ebeveynlerin hem de -aile tarafınca yapılabilecek istismarların önüne geçmek için- öğretmenlerin oluşturması gereken öncelikli gerekliliktir. Çocukların yardım alabilecekleri, güven duydukları bir konumun varlığı, istismar ihtimalini düşürmek için oldukça etkilidir. Korku ve baskı altında titreyen bir bedenin, tutunabileceği dal olmak için güven ağacının güçlenmesi elzemdir. Erken teşhis, geç olmadan haberdar olma gibi avantajlar sağlayan güven ortamı, yeterlik sahibi ve adalet iklimini sağlamış yetişkinler tarafından tesis edilebilir. Huzur ve güvenlik kaygısının ortadan kalkması, tahterevallinin zirvesindeki istismarın da düşmesine neden olacaktır. Toparlamak gerekirse; sıradanlaştırmamak, itiraz becerisini ortadan kaldırmamak ve güven ortamını sağlamak gibi -sayısız metot içinden birkaçı- bahsettiğimiz davranışlar, mahremiyet eğitiminin oluşup gelişmesi için gereken ortamı fazlasıyla sağlayacaktır. Basit gibi görünse de bahsettiğimiz yöntemler, istismarın önüne geçebilecek derecede önem arz etmektedir.

Sonuç olarak mahremiyet eğitimi informal, uzun ve tedbirli bir süreç eğitimidir. Sadece ders kitaplarının sayfalarından aktarılamayacak kadar kapsamlı ve önemlidir. Çocuklarımızın istismara uğramamaları ve hayatlarında onarılmaz izler kalmaması için önemini kavramak gerekir. Üzülerek belirtmeliyiz ki istismar vakalarının yüksek olduğu bir dünyada yaşıyoruz. -Kamuoyuyla paylaşılan vaka sayıları, bizleri yanıltmamalıdır. Bilindiği üzere onlar sadece “tespit” edilebilenlerdir.- Bize düşense her şeyden önce önemini anlamak, anlatmak ve gereksiz bir uğraş olarak görmemektir. Aksi hâlde vahim olaylar, yine yaşanacak ve uzun yıllar karşımıza çıkmaya devam edecektir. “Bizler böyle yetişmedik, bak başımıza bir şey gelmedi.”, “Eskiden mahremiyet eğitimi mi vardı?, Böyle saçmalıklara gerek yok.” şeklindeki basmakalıp tabirleri artık dikkate almamalıyız. Unutulmamalıdır ki; muhasır medeniyetler seviyesinden geri kalmış toplumlar, yeşerecek nesillerine önem vermeyenlerdir. Sağlıklı bir toplum için başat gerek; sağlıklı fertlerdir!

Sağlıcakla kalın,


Enes ÇALIŞKAN

97 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör