Sıkıldık mı?

Günlerdir hepimizin kafası karmakarışık. 1 metrenin milyarda biri büyüklüğünde, gözle görülemeyen ve evrim geçiren bir virüs, hastalık kaygısıyla hepimizi eve kapatıp sosyal yaşamdan koparıyor ve sadece bireysel olarak bizi değil, tüm dünyanın düzenini değiştiriyor. Canlı olarak bile kabulde zorlandığımız bu minicik virüs sözde evrenin en akıllısı insanoğlunu, adeta bu üstünlük iddiasından vazgeçip haddini bilmeye, yaşamı ve kendini sorgulamaya davet ediyor.

2019 Aralık ayında Çin’in Wuhan kentinden bu virüs ortaya çıkıp yayılmaya ve can almaya başladığında, olanları izlerken ah vah edip biraz da Çin’in Uygur Türklerine uyguladığı zulümden dolayı ilahi adalete bağlayıp -kimimiz oh olmuş desek de- sanki bize çok uzak görüp, bu kadar hızlı yayılabileceğinin ve bizi zamansız ev hapsine alabileceğini hiç hesap etmedik. Ne zaman ki İran’a kadar gelip oradan Avrupa’ya geçip sınırlarımıza dayanmaya başlayınca haberleri ve olacakları daha bir kaygıyla izlemeye, kim ne demiş, sonrasında ne olabilir diye düşünmeye başladık. Son günlerde başta İtalya olmak üzere Avrupa’da virüsün hızla yayılması ve ölümlerin artması sonucunda ülkemizin de tek gündem maddesi maalesef bu oldu. Hangi kanalı açsak bu konu üzerine bir tartışma programı ya da hangi siteye girsek bir bilgilendirme, öğreti veya öneri sayfalarıyla karşılaşıyoruz. Hiçbir şekilde uzak kalmak mümkün olmadığı gibi aksine süreci çok daha fazla merak ederek endişemizi tetikliyoruz. Eve kapanmanın kendimizi dış dünyaya kapatmak olamadığı günümüzde gelişmeler daha fazla moralimizi bozuyor. Zorunlu hâllerde dışarı çıksak bile herkes birbirine virüslü gözüyle bakıyor. O çok şikâyet ettiğimiz monotonluk ve günlük rutininizin bozulması, virüs bulaşma ya da bulaştırma korkusu hepimizde strese, kaygıya, endişeye ve çaresizlik hissine neden oluyor.


Korona birkaç aydır gündemde olsa da bize kadar gelmeseydi yine olanlara ah vah edip dönüp dünya telaşına işimize bakacaktık. Aslında virüsün dünyaya yayılması, insanoğlunun sorunlarının evrensel olduğunu ve bu gezegende yaşanan her şeyin, hepimizi etkileyebileceğini en somut şekilde gösterdi. Tabi ne kadar farkına varabilirsek.


Bu süreçte -benim gibi gönüllü geçirenler hariç- asıl sıkıntı yaşayanlar, işleri olumsuz etkilenen işletmeler, küçük esnaflar, günlük yevmiyeciler veya serbest çalışanlar, dar gelirliler, zor geçinenler gibi olayın sosyal boyutundan çok ekonomik kaygısını çeken kişilerdir. Yani bunları düşündüğümüzde bu tür sıkıntılardan uzak olarak evde kalanlar şanslı grup oluyor. Evde sıkıldım demek de fazlaca lüks bir söylem. Sıkılanlara yönelik bir de evde zaman geçirme önerileri görüyoruz yer yerde. Tuzu kuru olanlar; evet, tefekkür etsin, hâline şükretsin, içe yönelsin, balkondan-bahçeden güneşin doğuşunu batışını izlesin, çiçek eksin, kitap okusun, çocuğuyla aktivite yapsın, muhabbet etsin, izleyemediği filmleri izlesin falan güzel öneriler sunulsa da Maslow'un ihtiyaçlar hiyerarşisi piramidindeki temel ihtiyaçların kaygısını taşıyan kişiler için içe dönüp, iç sesinin huzurunu bulacak bir durum değil bu. O nedenle şu dönemde bu virüs bize hem toplumsal hem de evrensel sorunlara duyarlılığı, paylaşmayı, bölüşmeyi, dayanışmayı da daha çok öğretir umarım.

Dışarı çıkmama konusunun diğer mağdurları, yasak da gelince eve kapanan 65+ yaş üstü kesim. 2019 verilerine göre ülkemizde 65 yaş üstü 8 milyon civarında (7.550.727 kişi, nüfusun %9’u, ki çok ciddiye alınması gereken bir sayı) insan var. Koruma tedbiri gereği de olsa bu insanlara evden dışarı çıkmayın demek biraz bencillik oluyor. Çünkü sadece söylenen evlerinizden çıkmayın; yani evde ne yaparsanız yapın ama evde kalın söylemi bizim özellikle o kesimin psiko-sosyal ihtiyaçlarını görmezden geldiğimizi de gösteriyor. Devletimiz bu kriz durumunda en etkili önlemleri almak için çaba sarf edip, evlerinde ihtiyaçlarını karşılamaya dönük tedbirler alsa da belki de bundan sonraki süreçte yaşlılara yönelik hizmetler konusunda daha çok çalışılması ve hizmetlerin çeşitlenmesi gerektiğinin farkına da varmamızı sağlayacaktır. En fazla risk gurubunda olmalarına rağmen evde durması en zor grup olan yaşlılarımızın korku, kaygı ve ihtiyaçlarının da çocuklardan ve yetişkinlerden çok daha farklı olduğunu anlamamız gerekiyor. Ölümü kendilerine daha yakın gören bu kesim “kırk yıl kıran olmuş, eceli gelen ölmüş” “ecelimin bahanesi buysa beni nerede olsa bulur” rahatlığında davranması ve sosyal davranışlarından vazgeçmek istememesi en çok hoş görüyle karşılanması gereken durumlardır.

Hizmet sektöründe kısmi kısıtlamalar getirilse de üretim sektörü çalışanlarının çoğunun işlerine devam etmesi -yani dışarıda gördüğümüz pek çok kişinin aslında işine gidip geliyor olması- evde kalma tedbirlerini sekteye uğratsa da toplumsal sorumluluk bilinciyle kişisel tedbirlerimizi ihmal etmeyip, sürecin en az hasarla geçmesini beklemekten başka elimizden bir şey gelmiyor. Korona virüsüne karşı nasıl tedbir almamız gerektiği ve hijyen kurallarını hepimiz ezberledik sanırım (yalnız şu hijyen konusunu biraz daha abartırsak virüsten olmasa da kimyasallardan ve deterjan alerjisinden hasta olacağız bu gidişle). Bu süreçte bedensel hijyene önem verdiğimiz kadar zihinsel ve duygusal sağlığımızı da korumak da çok önemli. Düşüncelerimizi gözden geçirmek, yaşadığımız duyguların geçici olduğunu bilmek, en önemlisi de gerçek manada sağlığımızı koruyucu tedbirleri öğrenmek gerekiyor biraz da. Öfke, korku, kaygı, üzüntü gibi olumsuz duygular doğru okunamadığında ve yönetilemediğinde, bedenimiz ve zihnimiz üzerinde ağır stres yaratabiliyor. Korkuya kapılmayın, kaygılanmayın gibi laflar duygularınızı hiçe sayın demek şu durumda. Her şeyin aşırısı zarar evet, paniğin bağışıklık sistemini %50 zayıflattığı bir gerçek, insanın boş kaldığı, amaçsız hissettiği anlar ise zihnine en kolay yenildiği anlardır. Her geçen gün artan hasta sayısı, ölenlerin olması daha çok endişelenmemize sebep oluyor. Üstelik tüm bunların ne kadar süreyle yaşam gerçeğimiz olacağını, her şeyin ne zaman normale döneceğini tam olarak bilemiyoruz. Hem sağlık hem sosyal hem de ekonomik olarak çeşitli kaygıların yaşanması, bu süreçte oldukça normal görülse de doğru yönetemediğimizde ileri düzey bozukluklara da davetiye çıkartmış oluruz. Duygularımızı bilinçli olarak kontrol edemesek de anlamayı ve yönetmeyi öğrenirsek daha sağlıklı geçirebiliriz bu süreci. Biraz plasebo etkisini kullanıp pozitif olmak iyi gelecektir belki de. Pozitif duygular pozitif duyguları çeker, ne kadar olumsuz olursak bu süreci daha sıkıntılı ve kaygılı atlatırız. Çünkü neye inanırsak, ona uygun şekilde hareket etme, böylece inançlarımızı pekiştirme ve davranışlarımızı düzeltme olasılığımız artar.


Aslında sandığımızdan çok daha güçlüyüz ve dirençliyiz. Hepimiz benzer şekilde etkileniyoruz bu belirsiz durumdan. Kendi gücümüze en çok ihtiyaç duyduğumuz günlerden geçiyoruz. Zaman yavaşladı, kendimizi mutlu edecek etkinlikleri keşfetme zamanı. Zamanın yavaşlaması iyidir, belki de sıkılırken zamanı idrak ederiz, farkına varırız nasıl geçtiğinin. Hepimizin temennisi bir an önce bunu da atlatıp normal hayatımıza dönmek. Bu süreçte evde olmak hepimize iyi gelsin, evinde hiç çıkmadan yaşayanların hâlinden anlamamıza vesile olsun, evsizlerin hâlinden anlamamıza da…

Kendimizi silkelememizi sağlasın, fazlasıyla yozlaştığımız, kültürel değerlerimizin, insan ilişkilerimizin ve inançlarımızın öneminin farkındalığını artırsın…

Sağlıcakla…


Nermin ELMAS


#korona #virüs #covid-19 #sıkılmak #evdekal #düşünmek #psikoloji #nerminelmas

255 görüntüleme

E-Posta Bültenimize Abone Olun!

  • Gri Instagram Simge
  • Gri YouTube Simgesi
  • Twitter

Copyright © 2019-2020  Eğitimlik - Eğitimi Düşünen Blog

egitimlikblog@gmail.com